Hayat pahalılığı ve ekonomik krizin emekçilerin yaşamına yansımalarını ve acı sonuçlarından biri olan işçi intiharlarını, intihara giden yolun kaynaklarını ve sermaye sınıfının yarattığı yıkımın bağlamını akademisyen/İSİG gönüllüsü Aslı Odman’la işçi intiharları dosyasının ilk yazısında değerlendirmiştik.
Söyleşinin ikinci kısmındaysa intihara kadar giden yolun, her gün daha da dibe sürüklenen eğitim emekçileri nezdinde yarattığı yıkımın kaynaklarına eğilmeye çalıştık.
Zira son dönemde özel okul öğretmenlerinin hayat şartları ve çalışma koşullarına karşı tepkilerini ciddi oranda yükseltmesi, elbette patronların dayattığı çalışma koşulları ve sonucunda oluşan yaşam şartlarıyla ilişkili.
Sermayenin altın kuralı: Zor yoluyla emekçiyi kuşatma
Siyasi iktidar ve sermayenin kadim ortaklığı, her alanda olduğu gibi eğitim alanında da -bilhassa da özel sektörde- güvencesizlik ve düşük ücreti önceliyor. O sebeple de önceliklerine daha faydalı olacağını düşündüğü bir ilişki mekanizmasını inşa ediyor ya da ihtiyacı olan sömürü gereklerine göre güncelleyerek emekçilere dayatıyor.
Bu dayatmalar bütünlüklü olarak bir şiddet silsilesini karşımıza çıkarıyor.
Eğitim emekçilerinin sermaye tarafından kuşatılan yaşamına dayatılanları sosyal bilimci Aslı Odman, üç ana başlık altında tarif ediyor: Politik zor, ekonomik zor, toplumsal zor.
“Eğitim emekçileri politik amaçlar doğrultusunda kuşatılıyor. Kamu ya da özel sektör, her iki iş biçiminde de dayatılan üretim-eğitim programları ve çalışma biçimleri öğretmenleri tükenmişliğe sürüklerken, diğer dolaylı etkiyi de öğrenciler, yani genç nesiller üzerinde gösteriyor. Bu çok yönlü bir saldırı biçimi.”
Öğretmenlerin kuşatıldığı diğer başlık ise hem işveren olarak siyasi rejim iniş çıkışlarının etkisi altındaki devlet kurumlarının, hem de eğitimi sektörleştiğinde zuhur eden özel sektör işverenlerin hayatların bütününü zapt etme, “ücretli emeği terbiye etme” saldırılarında açığa çıkıyor.
Bunun ana sebebiyse özel eğitimde de gittikçe artan oranda geçerli kılınan, “müşteri memnuniyeti” kılıfı altındaki performansa dayalı çalışma biçiminin neredeyse sınırsız gözüken bir sömürü kapısını aralaması. Eğitim emekçilerinin türlü muhataplarını memnun etmek adına çalışma saatlerini ve mesleki özerkliklerini hiçe sayması yönünde basınç uygulanıyor.
Okulda olmadığı saatlerde velilerin ve okul yöneticilerin telefonlarını açmaları, çağırdıklarında saat kaç olursa olsun gelmeye zorlanmaları, belirsiz iş tanımlarıyla ortadan kalkan özel-iş hayatı sınırları gibi örneklerde açıkça ortaya çıkan psiko-sosyal şiddet ikinci bir zor mekanizmasını devreye sokmuş oluyor.
‘Aidiyet ve ruh sağlığı kapitalizmin kontrol araçlarıdır’
Kapitalist çalışma toplumu olmanın sonucu olarak, aidiyetin iş üzerinden kurulduğunu söyleyen Aslı Odman, performans sistemi ile işleyen iş organizasyonununsa gelinen nokta itibarıyle nüfuz etmediği hiçbir yerin kalmadığını sözlerine ekliyor
“Tarladaki işçiden, kuryeye, doktordan, fabrika işçisine kadar bütün iş kollarında yaygınlaşan bu biçimin öğretmenlere geri dönüşü, adeta yıkımın fotoğrafını oluşturuyor. Özetle, aidiyet ve ruh sağlığının kapitalizm tarafından yönetilmesi, sermaye düzeninin öğretmenlerin yaşamına uyguladığı yıkımın ana hatlarını oluşturuyor.”
‘Çalışma süreleri sınırsızlaştıkça, getirdiği yük de taşınamaz hale geldi’
Performansa dayalı çalışma biçiminin kural haline geldiği eğitim sektöründe, bunun sonucu olarak çalışmanın tüm yönleri de belirsiz saatlere yayılıyor demiştik. Bu şekilde “çalışmanın sınırsızlaştığını” ifade eden Aslı Odman, bu durumun emek disiplin rejiminin bir parçası olduğunu da işaret ediyor:
“Performans ve çıktı sistemleri, saat üzerinden sabit ücretlendirmenin önüne geçiyor. O yüzden patronlar için öğretmenin 24 saati de, ruhu da, duygulanımları da potansiyel çalıştırma alanlarına dönüşüyor. Bunun sonucunda örneğin Fransa’da, çalışanın belli saatler dışında dijital araçlardan uzak kalma hakkı anlamına gelen bağlantısızlık hakkı mücadelesi örnekleri görüyoruz. Bu Fransa’da 2017’de İş Kanunu’na da girdi. Eğitim emekçilerinin amacı sadece çalışma zamanını kısaltmak değil, muğlaklaşan zaman tasniflerini de kontrol altına alabilmek.”
‘Birlik Sendikası’nın da parçası olduğu mücadelede kazanımın olması her açıdan umut vericidir’
İşverenlerin bahsettiğimiz güvencesizlik koşullarını yaratırken yaslandığı yerse elbette yine kendi parçası oldukları kapitalizmin emekçiler için yarattığı diğer büyük sorun.
Yüksek işgücü rotasyonu, yani hali hazırda çalışanların, dışarda çalışmayan “yedek işçi ordusu” işaret edilerek terbiye edilmesi ve bunun paralelinde oluşan vasıfsızlaştırma.
Bu başlıkta en şiddetli saldırılara uğrayan sektörlerden birisi de eğitim dersek yanılmayız. Zira eğitim emekçilerinin sürekli olarak dile getirdiği süreli iş sözleşmesi, ücretli öğretmenlik vs. dayatması bunun belirgin yansımalarından birisini oluşturuyor.
Bezdirme politikalarının özel eğitim öğretmenlerini ayrı mekanizmalarla etkilediğini söyleyen Aslı Odman, işverenlerin saldırı biçimini ise örnekleri ile şöyle tarifliyor:
“Geçtiğimiz günlerde Birlik Sendikası’nın da parçası olduğu takip ettiğimiz bir mücadele vardı, kazanımla sonuçlandı. Tam da bu başlığa çok iyi bir örnektir. Fiilen uygulanan, esasında bir insan hakkı ihlali teşkil eden, öğretmenlerin istifa ettiği taktirde 1 yıl süreyle başka bir kurumda çalışmasının önlenmesi kuralı.Bu fiiliyatta bir nevi fişleme, kara listeye alma pratiği esasında. Birlik Sendikası’nın mücadelesi ile bu hukuksuzlukta geri adım atılmış olması çok olumlu bir adım.
Bezdirme/mobbing ise kişisel bir sorun değil, devlet ve özel sektör işverenlerinin öğretmenleri haklarını alamadan sersemleterek ve onurlarına saldırarak istifaya mecbur etme mekanizmalarından biri.
Özellikle özel okul öğretmenlerinin anlatılarında, neredeyse yedi gün 24 saat ‘müşteri muamelesi yapılan öğrenciler ve onların özerkliğine ket vuran velileri’ tarafından erişilebilir olmasının beklendiğini görüyoruz. Bu hem hukuki, hem pedagojik hem de insani olarak hata, hatta suç olan uygulamaya karşı aktif olarak direnmeyi bırak, ayak sürse bile bezdirme başlayabiliyor. Burada iki yönlü bir meseleden bahsetmek gerekir.
Birincisi, öğretmenlerin hayatına yayılan bu kuşatmaların psiko-sosyal şiddeti nasıl derinleştirdiği.
İkincisiyse güvencesiz çalışmanın hangi biçimlerde kural haline geldiği.
Bu yönüyle, bu örnekte kuşatmayı kıran bir kazanımın olması her açıdan umut vericidir.”
Kapitalizm insan psikolojisi üzerinde tepiniyor
Yapısal mobbingin muhatabı olan öğretmenlerin önüne patronlar tarafından iki seçenek koyuluyor. Yapısal işsizliği işaret eden patron karşısında, şiddeti -kendine zarar vere vere- sineye çekmeye mecbur kalmak ya da istifa ederek kıdem/ihbar hakları gibi yasal haklarından feragat ederek iş yerinden ayrılmak.
Aslı Odman emek kontrol rejiminin bu araç ve toplumsal sonuçlarını yasal bağlamıyla birlikte şöyle özetliyor:
“Öğretmenin önünde iki seçenek var. Ya her türlü koşulu kabul edip çalışmak ya da istifa edip yasal haklarından feragat etmek. İşte burada emek kontrolünün kişisel olanı aşan yapısal şiddet içeren karakteri çok açık bir şekilde ortaya çıkıyor.”
Patronların dayattığı sömürü biçimine özgü saldırılar her ölçekte farklılaşsa da örgütsüz değil. Tüm bunlar, sermaye düzeninin daha fazla kâr için her gün yeniden örgütlenmesinin sonuçları olarak ortaya çıkıyor. İnsan psikolojisi üzerinde tepinen sömürü düzeninin acımasızlığı da eğitim emekçilerine stres, tükenmişlik, bunalım ve ne yazık ki gün geçtikçe artan intiharlar olarak geri dönüyor.
‘Eğitim emekçilerinin hayatına kast eden sömürü çarkını ancak örgütlenme dağıtabilir’
Aslı Odman, düzenin örgütlü saldırılarına karşısında emekçilerin bu kıskaçtan çıkmasınınsa yaşamsal örgütlenme biçimleri, yaşam için örgütlenme ile mümkün olduğunun altını çiziyor.
“Patronlar için örgütlenmenin olmadığı, çalışanlarda çalışma acısına dair kolektif bilincinin oluşmadığı çalışma ilişkilerini yaratmak hiç de örtük bir amaç değil. İntiharlarla çalışma/çalışamama ilişkisinin arasındaki illiyet bağının her gün daha belirgin ortaya çıktığı bu tablo, şirketler ve kurumlar içinde son derece örgütlü sermaye karışısında çalışanların çıplak yaşamını ve onurunu korumak için bile bir araya gelmesi gerektiğini açıkça gösteriyor.
Çalışanların kolektif çıkarları, yani sınıfsal örgütlenme kelimenin tam anlamıyla ‘hayati’ bir önem taşıyor. Eğitim emekçilerinin hayatına, hayat süresi olan ömürüne, ruhsal ve bedensel sağlığına, onuruna kast eden kapitalist iş organizasyonunun etkileri başka türlü ne geriletebilir, ne de de durdurulabilir.”
‘Öğretmenlerin toplumdaki yerinden de kaynaklanan hayal kırıklıklıkları intihara yatkınlığa etki ediyor olmalı’
Öğretmenler Cumhuriyet kurucu unsurları olarak tanımlanan bir meslek gurubu. Cumhuriyet’in olmazsa olmazı iç entegrasyonunu sağlayan kır-kent eklemlenmesinde büyük toplumsal rol biçilmiş ve toplumsal imgelemde yer edinmiş bir meslek. Bugünkü örselenmiş hal içinde bile “hocam, öğretmenim” hâlâ mesleği aşan, dışı sizi içi beni yakar bir değer tanımı. Aileler dişinden tırnağından artırarak, borca harca batarak çoğu da ne yazık ki hiç bir şekilde bir meslek, gelir ve toplumsal statü getirme yetisini kaybetmiş diplomaların peşinde eğitim sermayesine yatırım yapmaya devam ediyorlar. Bu geçmişten gelen, içi boşalmış toplumsal imgelemde “hocamlar ve öğretmenimler” hâlâ önemli bir rol oynuyor. Fakat bu imgelemin öznesi öğretmenler bugün neredeyse onura saldırı teşkil eden çalışma koşuları, geçimlik ücret kaygısı, borç kıskacı, siyasi baskılar, işyeri baskıları ve ataması yapılmadığı için intihar eden gencecik insanların hayaletleriyle yaşıyorlar. Bu içi boşalan toplumsal konumu yeniden üretememek, kendilerine yapılan “duygusal yatırımlara” cevap verememek ve hayallerin kırılması insanın yaşayabileceği en derin şiddet formlarından biri. Ve bu şiddetin bireysel ölçekte derin bir şekilde yaşanmasına rağmen, bireysel olmadığını da hatırlatmak istiyorum.
‘Öğretmenlerin tarihsel olarak biriktirdiği mesleki itibar ve saygınlık, dengesiz siyasi rejim ve ceberrut piyasa kuralları eliyle hiç ediliyor’
İşte bu durumu ise üçüncü zor biçimi olarak tarif ettiği “toplumsal zor” tespitiyle açıklıyor Aslı Odman:
“Yakında yayınlanacak ‘Çalışma Acısı’ adındaki tanıkları derleyen bir kitapta yer alan öğretmenlerden biri, çalışma hissiyatını ‘maraba gibi çalışmak’ olarak tarif etmişti. Öğretmene vadedilen özerklik, özgünlük ve özgürlük olmadan çalışmanın kendi içinde sembolü olsa gerek. Çalışma acısı ile yaraları biriken öğretmenlerin tarihsel olarak kazandığı mesleki itibar ve saygınlık dengesiz siyasi rejim ve ceberrut piyasa kuralları eliyle hiç ediliyor. Diplomaların değersizleşmesi ile yaşanan vasıfsızlaştırma, bir itibar kaybı olarak hissediliyor.
Artık ne yazık ki ataması yapılmayan öğretmenlerin intiharları ayrı bir iş kaynaklı intihar altbaşlığı halini almış durumda. Bu kavramı ile başka bir dile tercüme etmekte zorlanıyorken, tamlamanın kendisine alıştık sanki. 2013 – 2020 arasında ulaşabildiğimiz, iş-kaynaklı intihar olup olmadığını tartıştıktan sonra rapora aldığımız 502 iş-kaynaklı / çalışma-kaynaklı intiharın içinde 5 kişi kadrolu öğretmen, 14 ataması yapılmayan öğretmen var. Bu rakam olmayan insan trajedilerinden başka öğretmenlikle ilişkili tasnif edemediğimiz ama varlığını bildiğimiz kategoriler var.
Öğretmen intiharlarına, KHK ile ihraç sonucu veya ataması yapılmadığı için başka işkollarında çalışırken ölenlerin de dahil olduğunu ama bunu bizim verilerimizde göremediğimizi düşünebiliriz. Mesela KHK ile görevden uzaklaştırılmış veya ataması yapılmamış ögretmen, metal, inşaat, tarım işçisi olarak çalışırken -yani alışık olmadıkları işler yaparken- iş cinayeti meydana gelmişse o zaman onların kaydını, işyeri intiharları raporuna almıyoruz, iş cinayeti raporlarında ekmeklerini kazanırken hayatlarından oldukları işkoluna kaydediyoruz. Tüm bu ‘ölü canlar sayma çabasının’ da yaşarken çalışma koşullarını dönüştürmek için müdahil ve güvenilir tabandan, çalışma hayatının gerçekliklerinden yaşamsal bir veri üretebilmek için olduğunu da hatırlamak isterim. Yoksa her can biricik, sayılar, tasnifler kendi içinde bir amaç veya değer taşımıyorlar.”
***Madalyonun diğer yüzü: İşsiz öğretmenlerin derinleşen bunalımının sonuçları her gün ağırlaşıyor
Kamuda ve bilhassa özel sektörde yoğun sömürü kıskacında yaşama kavgası veren öğretmenlerin dışında bir de terazinin diğer ucunda ataması yapılmayan ya da istihdam edilmeyen işsiz öğretmenler var.
İSİG’in yayınladığı işçi intiharları raporunda tespit edilebilen 502 emekçinin 68’i işsiz işçilerden oluşuyor. İşsiz işçi kısmınınsa bir kısmını, mesleğini icra edemeyen öğretmenler oluşturuyor. Bu oranın, intihar tablosunun yaklaşık yüzde 15’ini oluşturduğunun da altını çizmek gerekiyor.
Kamu okullarına ataması yapılmayan yüz binlerce öğretmenin mevcudiyetine karşılık gelen bir politika olmadığı gibi, özel okul sermayedarları her gün yeni imtiyazlarla yatırımlarını güvencesiz emek üzerine inşa edebiliyorlar.
‘İş organizasyonunu elinde tutan siyasi iktidar ve sermayedarlardır’
Sistematik bir psiko-sosyal şiddete maruz bırakılan öğretmenlere karşı terbiye unsuru olarak kullanılan işsiz öğretmenlerin uzun yıllara yayılan sorun yumağı haline gelmiş yaşamlarını Aslı Odman “zamana yayılmış acı” olarak tarif ediyor:
“Bu koşullara mecbur bırakılan öğretmenle işsizlik karşısında herhangi bir işi kabul edecek duruma gelen öğretmen, alanın işverenleri tarafından birbirlerine kontrol unsuru olarak kullanılıyor. Bu ise büyük ölçüde biat ve uyum üretiyor. Eğitim iş kolunun spesifik bie iş kolu olması itibariyle, ideolojik uyum daha doğrudan dayatılabiliyor.Yani öğretmenler hem dar anlamda mevcut siyasi rejimin ideolojisine uyum anlamında ideolojik baskı hem de piyasa zoru ile karşı karşıya bırakılıyor. Öğretmen intiharların failleri bireyler olsa da, toplumsal sorumluluk bu emek alanının iş organizasyonunu elinde tutan siyasi iktidar ve sermayedarlardır.”
‘Eğitimdeki çalışma koşulları sorunlar aynı zamanda yeni toplumsal nesillerin varlık sorunudur’
Öğretmen intiharlarını ve bunları besleyen şartları aktardıktan sonra Aslı Odman’a iktidarın çözüm politikalarını sorduğumuzda da şu cevabı veriyor:
“Birlik Sendikası’nın Ekim 2021’de yayınladığı raporunda zikrettiği bir istatistik var. Özel okulların tüm okullara oranı bu tek parti iktidar döneminde yüzde 2’den yüzde 20’lere çıkmış. Raporunda devamındaysa daha sarsıcı bir tespit ile karşılaşıyoruz. Özel sektörde istihdam edilen öğretmen sayısı da aynı dönemde 20 bin’den 175 bin’e çıkmış durumda. Bu herhangi bir iş kolu için baş döndürücü bir büyüme. Hangi sektörler 20 yılda istihdamını sekiz misli artırdı? Maden mi, metal mi, inşaat mı, sağlık mı? Kendisi de sektörleşen yüksek öğrenim alanında özel üniversitelerin sayısı yirmi yılda 25’den 78’e çıkmış. Sayısı 93’den 205’e çıkan tüm üniversitelerde akademisyen istihdamı ise 70 bin’den 180 bin öğretim elemanına, yani sadece 2,5 misli artmış. Bu da ciddi bir yükseliş. Ama örgün eğitim ve liseler kadar değil.
Bu hem emeğin, hem eğitimin, hem diplomaların vasıfsızlaşması da demek. Türkiye’de iş piyasası denilen alan buna tekabül eden bir gelir, meslek, toplumsal statü üretemiyor. Demek ki eğitimdeki çalışma koşullarını aynı zamanda yeni nesillerin varlık sorunları olarak da ele almalı, örgütlenmenin içerik ve dilinde buna da yer vermeliyiz.”
‘İktidar eğitimi metalaştırırken, emek piyasasınıda düzenliyor’
Devletin her gün büyüyen işsizliğe çözüm üretmek değil, yedek işçi ordusunu yönetebilmek yöneliminde olduğunu söyleyen Aslı Odman, son 20 yılda gelinen noktada başrolde olan iktidarın eğitim iş kolundaki niyetine dair de sermaye sınıfı ve devlet arasındaki ortaklığı somutlayarak tartışma yürütmenin daha sağlıklı olduğunun altını çiziyor:
“Elbette iktidar da ataması yapılmayan öğretmenler ve yoğun bir işsizlik ordusu olduğu gerçeğini görerek hareket ediyor. Burada iktidara yöneltilecek eleştirilerin anlamını yitirmemesi açısından bir noktanın altını çizmek önemli. AKP’nin bu politikasızlık politikası tercihinin bir yanı da eğitim iş kolunda yukarıda uzunca konuştuğumuz emek rejiminin özel sektörde uygulanabilir hale gelmesini sağlamak. Atamaların düşük tutulması ve saat ücretli öğretmen çalıştırma usulünün her gün daha da yaygınlık kazanması tam olarak emek piyasasında rekabet ve güvencesizlik baskısını güncelliyor, derinleştiriyor. Dibe doğru yarışı tetikliyor. Bunların tamamı da, kapitalizmin emeği ucuzlatma ve atomize etme eğilimini önümüze koyuyor.
Yani özetle; iktidar eğitimi her gün biraz metalaştırır, yepyeni bir sektör yaratırken, ipin diğer ucunda da eğitimcilerin emek piyasasını da düzenlemez gibi yaparken de düzenliyor.”
‘Eğitim emekçilerinin örgütlenmekten başka yolunun olmadığını düşünüyorum’
Öğretmenlerin üzerindeki çok yönlü ekonomik ve işyeri şiddeti, oluşan çalışma acısı ve intiharların eğitim emekçilerinin çalışma dünyasını nasıl kuşattığını ele almaya çalıştık. 2009 yılında bir vakıf üniversitesinde başlatılan ilk sendikal örgütlenmenin emekçilerinden de olan Aslı Odman’a son olarak emekçilerin tepkilerini ve mevcut örgütlenmelerin bize anlattıklarını sorduk:
“Eğitim alanı ayrıcalıklı görünen, sanki kutsal bir hale ile donatılmış gibi duran bir alan olma özelliğini hâlâ kısmen koruyor. Bu kolay yok edilebilir bir algı değil, hem emekçilerinin kendilerine dair, hem de eğitim emekçilerine toplumdan yönelen beklenti ve bakışlarda bu hâlâ var.
Ancak gelinen noktada beyaz, mavi yaka da demeden tüm iş kollarında çok benzer dönüşümler ve çalışma acısı yaşıyoruz. Aynı holdingin farklı farklı yatırımlarında çalıştığımızı da fark ediyoruz bu gittikçe tekelleşen ve merkezileşen şirketler otokrasisi içinde. Şirketler emeğin her anına nüfuz etmek, ucuzlatmak ve örgütsüzleştirmek için birbirinden yöntemler öğreniyor. Bir dönem önce yasadışı olan uygulamalar (asıl işin taşerona aktarılması gibi, kendi hesabına çalıştırma gibi, işçi simsarlığı anlamına gelen kiralık işçilik gibi vs) fiili güç ilişkileri ile bir dönem sonra yasa içine çekiliyor. Minareyi çalan, kılıfını hazırlıyor bir nevi.
‘Eğitim ve bilim emekçilerinin örgütlenmesini umutla takip ediyorum’
Öğretmenlerin emeği de her gün vasıfsızlaştırma ve güvencesizleşme yoluyla kıskaca alınmış. Sermaye şirketler ve sınıf örgütleriyle mesela Özel Okul Sahipleri Birliği’yle Vakıf Üniversiteleri Birliği ile son derece örgütlü. Patronlar işyeri ölçeğinde de rasyonelleştirilmiş, sayısallaştırılmış iş organizasyonuyla da örgütlüler. Bu iş organizasyonunun kendisi ise sağlığa ve onura tüm çalışılan ömre sirayet eden saldırılar teşkil ediyor.
İnsan olmanın değerlerine kadar sınırlarını genişleten bu ablukayı kırmanın çalışmanın tek yolunun, sebatlı ve işyeri ölçeğine dokunan örgütlenmeleri kurarken yaşamaktan, yaşamak için kurmaktan geçiyor. Bu açıdan hem özel okul öğretmenlerinin hem de vakıf üniversitesi akademisyenlerinin yeni kurulan Birlik Sendikası, Vakıf Üniversiteleri Dayanışma Meclisi, Bağımsız Emek Sendikası gibi sendikal yapılarda örgütlenmesini umutla takip ediyorum.”(K:HABER SOL)










