NEO-MERKANTİLİZMİN TEHLİKELİ ZAFERİ
Financial Times’ın ekonomi başyazarı endişeli: Çin neden bu kadar büyük ticaret fazlası veriyor ve ABD neden 80 yıldır uyguladığı görece liberal ticaret politikalarından vazgeçiyor? Sorunun cevabı merkantilizm. Liberal ticaret politikalarının yerini doğrudan çatışmaya yol açabilecek sürtüşmeler alıyor.
2025’in ilk 11 ayında Çin 1 trilyon doların üzerinde gümrük ticareti fazlası verdi. Dış İlişkiler Konseyi adlı düşünce kuruluşundan Brad Setser’e göre 2025 yılında “Çin’in toplam mal fazlası tam 1.2 trilyon dolara yaklaşabilir.” Bu rakam ülke GSYİH’sinin yüzde 6’sına ve Çin’in tüm ticaret ortaklarının GSYİH’sinin yüzde birinden çok daha fazlasına denk geliyor. ABD’nin hem genel hem de imalat ürünlerindeki ticaret açığına kafayı takan Donald Trump aynı dönemde ortalama gümrük vergisi oranını yüzde 14.4 civarına yükseltti. II. Dünya Savaşı’nın hemen ertesinden beri bu seviyeye çıkılmamıştı.
Peki, Çin neden bu kadar büyük ticaret fazlası veriyor ve ABD neden 80 yıldır uyguladığı görece liberal ticaret politikalarından vazgeçiyor? Sorunun cevabı merkantilizm.
Merkantilizm 17. ve 18. yüzyıllarda Avrupa’nın uluslararası ekonomi politikası bakışına hakim olan düşünceydi. Merkantilistler uluslararası ekonomi politikasının öncelikle devlet gücünün araçlarından biri olduğuna inanıyordu. Güç, refahın aksine göreceli bir şey olduğu için merkantilistler uluslararası ekonomi ilişkilerini “sıfır toplamlı” olarak bir oyun olarak görüyordu: Sen kazanırsan ben kaybederim. Merkantilistler ayrıca yerli üretime değer verirken ticaret fazlasını ve ithalata karşı koruma önlemlerini seviyordu. Adam Smith 18. yüzyılda Ulusların Zenginliği’ni tam da bu tür merkantilizme karşı serbest ticareti savunmak için yazmıştı.
Trump, kendine ait sosyal medya platformu Truth Social’da Grönland’ın ABD’ye ait olduğunu ima eden kurmaca görseller yayımladı. Bunlardan birinde Avrupa’nın önde gelen liderleri önünde oturuyor. Arkada ise Grönland’ı da ABD’ye katan bir harita. Gerçek fotoğrafta harita böyle değil.
Merkantilizmin tarihi en az 16. yüzyıla kadar uzanıyor. Bugün 21. yüzyılda olduğumuzu düşünürsek günümüzdeki versiyonuna son on yıllarda ticarete Smith gibi yaklaşan “neoliberalizm” yerine “neo-merkantilizm” demek yerinde görünüyor. Ancak Kanadalı iktisatçı Eric Helleiner’in de işaret ettiği gibi çağdaş neo-merkantilizm kısmen geçmişteki neo-merkantilist fikirleri, özellikle de 19. yüzyıldan iki etkili ismin görüşlerini canlandırıyor. Hem ABD’nin ilk hazine bakanı hem de Alman siyaset kuramcısı Friedrich List yeni yeni gelişen sektörlerin korunması gerektiğini savunuyordu.
Çin’de ekonomik ve siyasi merkantilizm
Neo-merkantilizm Çin’de hızla yayılıyor. Ülke yeni gelişen sanayileri desteklemekle kalmayıp bir yandan da muazzam ticaret fazlası yaratıyor. Trump’ın ABD’si de bir o kadar neo-merkantilist. ABD Başkanı dış ticaret açığının zararları ve iç pazarların korunması gerekliliği gibi meselelere kafayı takmış durumda.
Hindistan Başbakanı Narendra Modi’nin eski ekonomi başdanışmanı Arvind Subramanian geçtiğimiz günlerde, “Trump’ın gümrük vergisi takıntısı yurt dışındaki ticaret fazlasının ABD ekonomisine, özellikle de imalat sektörüne zarar verdiği inancından kaynaklanıyor. Bu öfkeli bakışa göre, sürekli büyük ticaret fazlaları veren Çin baş provokatör konumunda” diye konuştu.
Meslektaşım Robin Harding’in Çin hakkındaki endişeleriyse daha da rahatsız edici. Ona göre Çinliler başka yerde üretilmiş hiçbir şeyi ithal etmek istemiyor ve tek amaçları dünya imalat sektörünün hakimi olmak.
Bu tutum Çinli karar alıcıların on yıllardır açıkça ortaya koyduğu tercihlerle tutarlı. Çin’in süregelen yapısal aşırı tasarruf sorununu hiçbir zaman ele almadığı kesin. 2007-09 mali krizinin hemen ardından geçici “çözüm” olarak yurt içi gayrimenkul piyasasında büyük bir patlama yarattığı da doğru. Ancak gayrimenkul balonu kaçınılmaz olarak sönmüş durumda. Daha yakın tarihte ise gelişmiş imalat sektörüne dev yatırımlara yöneldiler. Böylelikle fazla kapasite yaratılarak ihracat daha da artırıldı. Neticede Çin merkantilizmi hem ekonomik hem de siyasi olarak yerleşti.
Trump’ın yeni gümrük vergileri Çin’in ihracatını başka piyasalara yönlendirecek. Bunların içinde diğer yüksek gelirli ekonomiler de var, gelişmekte olanlar da. Subramanian tam da bu nedenle, “Çin’in gelişmekte olan ülkelere düşük katma değerli mal ihracatı hızla arttığı için bu ülkelerin yerli sanayilerinin rekabet gücü zayıflıyor” diyor. Çin merkantilizmi ile ABD himayeciliğinin birbirini zayıflatan etkileşimi bütün dünyaya zarar verecek.
Merkantilizmin devlet odaklı perspektifi uluslararası çatışmalara yol açma eğiliminde. Merkantilist güçler geçmişte hep birbirleriyle savaştı. Avrupa’nın iki büyük gücü İngiltere ve Fransa 1689’dan 1815’e kadar aralıklarla savaş halindeydi. ABD’nin görünürde ekonomik nedenlerle Venezuela’yı başsız bırakması emperyalist kaynak gasbının klasik bir örneği. Nükleer silah korkusu savaşları zapt etmeye yetebilir. Ancak yoğun ekonomik sürtüşmeyi açık çatışmadan ayırmak kolay değil.
O halde neo-merkantilizm zaferi iki temel meseleyi gündeme getiriyor. İlki, bunun bizi nereye götüreceği. Kimileri dünyanın parçalanacağını savunuyor. Böyle bir senaryo muhtemel. Ancak büyük güçlerin çıkarları çakıştığı için bu parçalanmanın düzgün bir şekilde gerçekleşmesi olası değil. Örneğin ABD’nin Güney ve Doğu Asya’yı Çin’e terk etmesi muhtemel görünmüyor.
Öte yandan merkantilist dönemde altının siyaseten tarafsız bir para birimi olduğu konusunda fikir birliği vardı. Bugünse hoşumuza gitsin veya gitmesin dünyanın parası ulusal itibari para birimlerinden, en çok da dolardan oluşuyor. Bunun yerine başka bir şey geçirmek için çok karmaşık bir süreç gerekeceği kesin. Her şeyden önce bugünün dünya ekonomisi geçmişe kıyasla neredeyse her açıdan daha entegre bir yapıda. Dolayısıyla parçalanmanın bedeli özellikle küçük ve savunmasız ülkeler için ağır olur.
İkinci soru ise parçalanmanın yönetilip yönetilemeyeceği. Aslında bunun fazla iyimser görünse bile rasyonel olarak nitelenebilecek bir cevabı var: Merkantilistler arasında barış antlaşması fikrine dayalı yeni bir sistem kurmak. Belki kulağınıza şaşırtıcı gelecek ama aslında bu da yeni bir fikir değil. II. Dünya Savaşı sonrasında kurulan ancak Çin ve Trump ABD’sinin yok ettiği liberal düzen tam da böyle bir barış antlaşmasının ürünüydü.
1947 tarihli Gümrük Vergileri ve Ticaret Genel Anlaşması’ndaki ticaret müzakerelerinin temel ilkesi karşılıklı liberalleşmeydi: Sen benim ihracatçılarımın önündeki engelleri azaltırsan ben de seninkilerin önündeki engelleri azaltırım. Bu ilke iktisatçıların tek taraflı liberalleşme argümanından epey uzak görünüyor. Ancak özellikle ayrımcılık yapmama ve ulusal muamele gibi liberal ilkelerle birleştiğinde oldukça iyi sonuç vermişti.
Dolayısıyla bugün de Trump yönetiminde olmasa bile yeni bir çok taraflı ekonomik anlaşma için çalışılabileceğini düşünmek mümkün. John Maynard Keynes’in Bretton Woods’ta başarmak istediği şeylerden biri olan, devasa yapısal ticaret fazlalarıyla mücadele etme yolları da böyle bir sürece dahil edilebilir. Keynes aşırı ticaret fazlasının diğer ülkelere yıkıcı kısıtlamalar getirdiğine inanıyordu. Ancak ABD 1940’larda en büyük fazla veren ülkelerden olduğu için Keynes tarafından ikna edilememişti. Bugün sadece belki Çin de kendi merkantilist politikasının ciddi makroekonomik ve mikroekonomik zorluklara yol açtığını görebilir. Neo-merkantilizm doğru şekilde yönetilmeli. Karar alıcıların bu soruna yaratıcı çözümler getirmesi şart.
Etiketler: #Neo-merkantilizmin #Ekonomiksavaş #Keynes


