SÜREKLI GÜÇLÜ OLMAK ZORUNDA MIYIZ?

0
77

SÜREKLI GÜÇLÜ OLMAK ZORUNDA MIYIZ?

Toplumsal düzeyde güçlü olma kavramı çoğu zaman duyguları bastırmak, yardım istememek ve yaşanan olumsuz deneyimlerden etkilenmiyormuş gibi davranmakla ilişkilendirilmektedir. Oysa psikoloji literatürü, bu anlayışın psikolojik sağlamlık kavramıyla örtüşmediğini ortaya koymaktadır. Psikolojik sağlamlık; stres, travma, kayıp ya da yaşamın diğer zorlayıcı deneyimleri karşısında bireyin uyum sağlayabilme, işlevselliğini sürdürebilme ve zaman içerisinde yeniden denge kurabilme kapasitesini ifade etmektedir. Dolayısıyla psikolojik sağlamlık, olumsuz duyguların yokluğu değil; bu duyguların fark edilmesi, kabul edilmesi ve işlevsel baş etme stratejileriyle yönetilebilmesidir.

Bununla birlikte, toplumda yaygın olarak benimsenen “güçlü insan ağlamaz”, “duygularını belli etmez” veya “yardım istemek zayıflıktır” biçimindeki inançlar, bireylerin duygusal deneyimlerini bastırmalarına neden olabilmektedir. Duygu bastırma, kısa vadede bireyin çevresel beklentilere uyum sağlamasını kolaylaştırıyor gibi görünse de uzun vadede psikolojik iyi oluş üzerinde olumsuz sonuçlar doğurabilmektedir. Araştırmalar, kronik duygu bastırmanın depresif belirtiler, kaygı düzeyinde artış, tükenmişlik, kişilerarası ilişkilerde güçlükler ve yaşam doyumunda azalma ile ilişkili olduğunu göstermektedir. Bastırılan duygular ortadan kalkmamakta; aksine farklı psikolojik ya da fiziksel belirtiler aracılığıyla varlığını sürdürmektedir.

Özellikle çalışma yaşamında, akademik süreçlerde ve aile içi rollerin yoğunlaştığı dönemlerde bireyler, güçlü görünme çabası nedeniyle kendi psikolojik gereksinimlerini ikinci plana atabilmektedir. Sürekli başkalarının beklentilerini karşılamaya odaklanmak, zaman içerisinde zihinsel ve duygusal kaynakların tükenmesine yol açmaktadır. Bu durum yalnızca tükenmişlik sendromunu değil, aynı zamanda öz şefkatin azalmasını, kendini değersiz hissetmeyi ve sosyal destek arayışından kaçınmayı da beraberinde getirebilmektedir.

Oysa ruh sağlığının korunmasında belirleyici olan unsur, duyguların inkâr edilmesi değil; onların sağlıklı biçimde düzenlenebilmesidir. Duygusal farkındalık, bireyin yaşadığı deneyimleri anlamlandırmasına, stresle daha etkili baş etmesine ve psikolojik uyumunu güçlendirmesine katkı sağlamaktadır. Benzer şekilde sosyal destek aramak, gerektiğinde profesyonel yardım almak ve yaşanan güçlükleri güvenilir kişilerle paylaşmak psikolojik sağlamlığın önemli bileşenleri arasında yer almaktadır. Dolayısıyla yardım istemek bir yetersizlik göstergesi değil, bireyin kendi ruh sağlığına yönelik sorumluluk almasının bir ifadesidir.

Çocukluk döneminden itibaren bireylere verilen mesajlar da bu algının oluşmasında önemli rol oynamaktadır. “Ağlama”, “abartıyorsun”, “güçlü ol” gibi ifadeler, çocukların duygularını tanımalarını ve ifade etmelerini güçleştirebilir. Buna karşın duyguların kabul edildiği, anlaşıldığı ve konuşulabildiği bir aile ortamı; duygu düzenleme becerilerinin gelişmesini, güvenli bağlanmayı ve psikolojik dayanıklılığı desteklemektedir. Bu nedenle güçlü bireyler yetiştirmenin yolu, onların duygularını bastırmalarını öğretmekten değil, duygularıyla sağlıklı bir ilişki kurmalarına rehberlik etmekten geçmektedir.

Sonuç olarak, güçlü olmayı sürekli ayakta kalmak ya da hiç kırılmamak şeklinde tanımlamak, insan doğasının karmaşık yapısını göz ardı eden indirgemeci bir yaklaşımdır. Gerçek psikolojik güç; kırılganlığı kabul edebilmek, gerektiğinde dinlenebilmek, yardım isteyebilmek ve olumsuz yaşam deneyimlerine rağmen yeniden uyum geliştirebilmektir. Ruh sağlığını korumanın temelinde kusursuz görünmeye çalışmak değil, insan olmanın doğal bir parçası olan tüm duygulara alan açabilmek bulunmaktadır.

Belki de günümüz insanının kendisine yöneltmesi gereken en önemli soru şudur: Sürekli güçlü görünmeye çalışırken, kendi duygularımızı ne kadar duyabiliyoruz? Çünkü psikolojik iyilik hâli, her zaman güçlü olmakla değil; gerektiğinde kırılgan olabilmeyi de kabul edebilmekle mümkündür.

Bir Cevap Yazın