“VE ZAMAN GEÇER…”
Sizce zaman nedir? Ardı ardına dizilen anların ölçüsü mü, hatıraların yankısı mı, hayallerin gölgesi mi, yoksa insanın kendine tanıklık ettiği görünmez bir nehir mi?
Çok enteresan değil mi, bazı anlar oluyor, zaman hiç ilerlemiyor. Ki genelde bu anlar, acının nefes aldıramayacak hâline ulaştığında hissettiğimiz bir donma hâlidir. Dakikalar, günler hiç geçmeyecekmiş gibi… Sonsuza dek o anda sıkışıp kalmışsın gibi. Bir korku filmi sahnesi gibi değil mi? Ama hayır, film değil. Hemen hemen hepimizin hayatının bir noktasında hissettiği bir andır bu.
Zamanın tokadını yiyenler iyi bilir ki, o hissi yaşadığın andan itibaren toparlanmak oldukça güç gerektiren bir dönemdir. Ama aynı zaman, tokatına maruz bıraktığı insanın iyileşmesine de yardımcı olur. Bize sonsuz gelecek acılar, bir süre sonra bir bakmışız, zamanla azalmış veya yok olmuştur.
Bu acı ya bedenen kaybettiğimiz birinin matemidir ya da yaşayan bir ölünün matemidir. Bana göre ikisinin acısı da birbirine benzer, komşu gibiler. Hani şiirlerde de geçer ya; ölümle ayrılık kardeş gibidir, aynı kanı, aynı canı taşır, sadece yaşayışları farklıdır. Bu ikisi de böyle.
Ah, ayrılık… Ne çok şey yazdırıyor insana ve ne çok muhtaç ediyor insanı şiirlere, şarkılara. Bunu yazarken ruhumdaki yaralara, berelere bakıp gülümseyerek yazıyorum. Geçenlerde bir sahil kıyısına gitmiştim. 20’lerimden bu yana, insanlardan kaçıp kendime sığınak yaptığım birçok yerim var ama aralarında yalnızlığımla birlikte en çok sevdiğim yer; bir sahil kenarı… Etrafında efkalipto ağaçları, arkamda kamışlardan gelen sesler, tepemde gökyüzü, ayaklarımın altında deniz…
Ansızın bir uçağa denk geldim. Küçücük, minicikti. Ve zaman geçip uçak uzaklaştıkça, o kadar çok küçüldü ki, bir nokta kadardı. Halbuki kocaman bir demir yığını… Ama yükseldikçe uzaklaşır ve zaman geçtikçe kaybolur.
Düşündüm: aslında zamanın bize yaptığı da buydu. O an kocaman gelen insanlar, olaylar, hisler… Zaman geçtikçe, yüreğimize ağır gelen şeyler bizden uzaklaştıkça küçülür ve en sonunda yok olur, zamanla birlikte.
Bu yüzden, her ne kadar canımızı acıtsa da zaman denilen şey iyi ki var. Acının en taze anında zamanın geçmediğini bir düşünsene… Aynı hisle hep aynı noktada kalmak… Ne korkunç bir his.
Ve evet, zaman… En başta anlamadığımız, sonra kabullendiğimiz, en sonunda da minnet duyduğumuz o görünmez dost. Her acıyı içinde evirip çeviren, her yaraya usulca merhem süren… Bizi farkında olmadan büyüten, dönüştüren, öğreten…
Bir gün, şimdi büyük gelen ne varsa küçülecek, uzaklaşacak, belki de sadece bir nokta kadar kalacak hafızamızda. Ama inanın bana, sizi soluksuz bırakan her acı bir gün geçecek.
Ruhumun şairi Nilgün Marmara ne güzel tanımlamış olanı biteni:
> “Saatleri durdurmak istiyorum bazen.
Ya da her şeyi hızlandırmak.
Zamana hâkim olamadığım için
kendime de hâkim olamıyorum.”
(Günlüklerinden)
Evet, zamana hâkim olamasak da su akıp yolunu bir şekilde buluyor ve hayat devam ediyor…
Öperim hırpalanmış kalbinizden.


