OKULLARDA ARTAN ŞİDDETE PSİKOLOJİK AÇIDAN BİR BAKIŞ

0
117

OKULLARDA ARTAN ŞİDDETE PSİKOLOJİK AÇIDAN BİR BAKIŞ

Bir çocuğun okul çantasında kitaplarının yanında korku, öfke ve şiddet de taşımaya başlaması, yalnızca eğitim sisteminin değil, toplumun da sorgulaması gereken önemli bir toplumsal soruna işaret etmektedir.

Okullar, çocukların yalnızca akademik bilgi edindikleri kurumlar değildir. Aynı zamanda empati kurma, farklılıklara saygı gösterme, öfke yönetimi, sınırları öğrenme ve birlikte yaşama becerilerinin geliştiği önemli sosyal gelişim alanlarıdır. Ancak son dönemde okullarda gündeme gelen şiddet olayları, akran zorbalığı, öğretmenlere yönelik saldırılar ve öğrenciler arasındaki fiziksel çatışmalar, toplumsal açıdan önemli bir soruyu yeniden gündeme taşımaktadır: Çocuklarımız nasıl bir dünyada yetişmektedir ve hangi davranış kalıplarıyla geleceğe hazırlanmaktadır?

Okulda yaşanan şiddeti yalnızca bir disiplin problemi olarak değerlendirmek, sorunun önemli boyutlarının göz ardı edilmesine neden olmaktadır. Şiddet davranışı çoğu zaman tek bir olayın, tek bir kişinin veya tek bir ortamın sonucu olarak ortaya çıkmamaktadır. Çocuğun aile ilişkileri, sosyal çevresi, maruz kaldığı iletişim biçimleri, dijital dünyadaki deneyimleri ve duygusal gelişimi bir bütün olarak davranışlarının şekillenmesinde rol oynamaktadır.

Şiddet öğrenilen bir davranış olabilir mi?

Albert Bandura’nın Sosyal Öğrenme Kuramı, çocukların davranışları yalnızca doğrudan deneyimleyerek değil, çevrelerindeki kişileri gözlemleyerek ve model alarak da öğrendiklerini ortaya koymaktadır. Çocuk, yetişkinlerin öfkelendiklerinde bağırdıklarını, sorunlarını tehdit yoluyla çözdüklerini veya istediklerini elde etmek amacıyla fiziksel güç kullandıklarını gözlemlediğinde, bu davranışları bir çözüm yöntemi olarak içselleştirebilmektedir.

Bu noktada aile ortamının belirleyici rolü ön plana çıkmaktadır. Sürekli çatışmaların yaşandığı, çocuğun aşağılandığı, duygularının önemsenmediği veya fiziksel cezaya maruz bırakıldığı aile ortamlarında büyüyen çocukların duygusal ve davranışsal gelişimleri olumsuz yönde etkilenebilmektedir. Elbette şiddet içeren aile ortamında büyüyen her çocuk şiddet davranışı göstermemektedir. Bununla birlikte, söz konusu deneyimler bazı çocuklar açısından önemli risk faktörleri arasında değerlendirilmektedir.

Çocuğa sürekli susması söyleniyor, duygularını ifade etmesine izin verilmiyor ve yaşadığı sorunlar küçümseniyorsa çocuk, duygularını sağlıklı biçimde ifade etme konusunda güçlük yaşayabilmektedir. Zaman içerisinde üzüntü öfkeye, çaresizlik saldırganlığa, anlaşılmama hissi ise başkalarına zarar veren davranışlara dönüşebilmektedir.

Dijital dünya ve şiddetin sıradanlaşması

Günümüz çocukları yalnızca ailelerinden ve okullarından değil, dijital dünyadan da öğrenmektedir. Sosyal medya platformlarında karşılaşılan aşağılayıcı videolar, şiddet içerikleri, küçük düşürücü davranışlar ve zorbalığın eğlence unsuru olarak sunulması, çocukların davranış algısını etkileyebilmektedir.

Özellikle bir başkasının acısıyla eğlenmenin, aşağılamanın veya saldırgan davranışların beğeni ve etkileşim kazanmasının normalleştirilmesi, üzerinde önemle durulması gereken bir konudur.

Daha da önemlisi, okul ortamında başlayan bir zorbalık dijital ortamda devam edebilmektedir. Bir öğrencinin görüntüsünün izinsiz paylaşılması, alay konusu yapılması, tehdit edilmesi veya sosyal medya gruplarında dışlanması, çocuğun kendisini güvende hissettiği alanları daraltabilmektedir.

Dolayısıyla zorbalık artık yalnızca okul koridorlarında yaşanan bir sorun olmaktan çıkmıştır. Çocuklar, okuldan eve döndüklerinde de dijital ortamlar aracılığıyla aynı psikolojik baskıya maruz kalabilmektedir.

Peki, çocuklar neden öfkelerini yönetemiyor?

Çocukluk ve ergenlik dönemleri, duygusal düzenleme, dürtü kontrolü, empati ve problem çözme becerilerinin gelişmeye devam ettiği gelişimsel dönemlerdir. Bu nedenle çocuklardan yetişkinler gibi her durumda kusursuz bir özdenetim sergilemelerini beklemek gelişimsel açıdan gerçekçi değildir.

Ancak gelişimsel özellikler, şiddet davranışlarının görmezden gelinmesi için bir gerekçe oluşturmamaktadır.

Bazı çocuklar öfkelendiklerinde ne hissettiklerini tanımlamakta güçlük yaşayabilmekte, hayal kırıklığıyla baş etmekte zorlanabilmekte veya karşılarındaki kişinin duygularını yeterince değerlendiremeyebilmektedir. Özellikle dışlanma, reddedilme, değersizlik ve kabul görmeme gibi deneyimler, bazı çocuklarda saldırgan tepkiler biçiminde ortaya çıkabilmektedir.

Bu noktada önemli olan, çocuğun yalnızca sergilediği davranışa değil, bu davranışın hangi koşullar altında ortaya çıktığına da odaklanılmasıdır. Çünkü davranışın altında yatan psikolojik ihtiyaçların anlaşılması, doğru müdahale yöntemlerinin belirlenmesinde temel bir aşamayı oluşturmaktadır.

Okul yalnızca ders verilen bir yer olmamalı

27 Ekim 2026 tarihinde yayımlanan Eğitim-Bir-Sen Stratejik Araştırmalar Merkezi’nin araştırması, okul güvenliği ve akran zorbalığı konusunda dikkat çekici veriler ortaya koymuştur. Türkiye’nin 61 ilinden öğrencilerin de yer aldığı toplam 7.793 kişilik araştırmada öğrencilerin yüzde 18,1’i ayda bir veya iki kez, yüzde 10,5’i haftada bir veya iki kez, yüzde 10,2’si ise hemen hemen her gün hakaret veya alaya maruz kaldığını bildirmiştir. Araştırmada velilerin yüzde 88’inin çocuklarının siber zorbalığa maruz kalıp kalmadığı konusunda bilgi sahibi olmadığı da belirtilmiştir.

Bu veriler, zorbalığın yalnızca okul içerisinde yaşanan bir anlaşmazlık olarak değerlendirilemeyeceğini göstermesi bakımından önem taşımaktadır.

KKTC açısından da rehberlik ve psikolojik destek hizmetlerinin güçlendirilmesi gerektiği yönünde tartışmalar bulunmaktadır. Ağustos 2026’da KTÖS tarafından yapılan açıklamada, ilköğretime bağlı 110 okulda 26 rehberlik ve psikolojik danışmanlık öğretmeninin görev yaptığı ifade edilmiştir.

Bu tablo, çocukların psikolojik ihtiyaçlarının karşılanmasının yalnızca ailelerin veya öğretmenlerin bireysel çabalarına bırakılmaması gereken önemli bir toplumsal sorumluluk olduğunu ortaya koymaktadır.

Çözüm yalnızca cezalandırmak değil, önlemektir

Okullarda şiddetle mücadele sürecinde yalnızca olay sonrasında disiplin işlemlerinin uygulanması yeterli değildir. Önleyici ve koruyucu çalışmaların eğitim sisteminin temel bileşenleri arasında yer alması gerekmektedir.

Öncelikle çocuklara erken yaşlardan itibaren duygu düzenleme, öfke kontrolü, empati, çatışma çözme ve sağlıklı iletişim becerilerinin kazandırılması önem taşımaktadır.

Ailelerin, çocuklarının yalnızca akademik başarılarıyla değil, duygusal dünyalarıyla da yakından ilgilenmeleri gerekmektedir. Çocuğun kimlerle arkadaşlık kurduğu, okul ortamında kendisini nasıl hissettiği, dışlanma veya zorbalık yaşayıp yaşamadığı düzenli olarak takip edilmelidir.

Okullarda psikolojik danışmanlık ve rehberlik hizmetlerinin güçlendirilmesi, öğrencilerin güven içerisinde başvurabilecekleri destek mekanizmalarının oluşturulması gerekmektedir. Öğretmenlerin zorbalığın erken belirtilerini fark edebilmeleri ve çatışma durumlarına uygun biçimde müdahale edebilmeleri için gerekli mesleki destek sağlanmalıdır.

Şiddet davranışı gösteren çocukların da psikolojik değerlendirmeye ihtiyaç duyabileceği göz önünde bulundurulmalıdır. Bu yaklaşım, sergilenen davranışın sorumluluğunu ortadan kaldırmamakta; aksine, davranışın tekrarlanmasını önlemeyi ve çocuğun sağlıklı gelişimini desteklemeyi amaçlamaktadır.

Sonuç olarak…

Bugün kendimize yöneltmemiz gereken soru yalnızca çocuklarımızın neden şiddet uyguladığı değildir. Asıl üzerinde durulması gereken husus, çocuklarımızın şiddet davranışlarını nerede gözlemlediği, hangi davranışları model aldığı ve duygusal ihtiyaçlarını ifade edebilecekleri ne ölçüde güvenli alanlara sahip olduğudur.

Bir çocuğa matematik, fen veya yabancı dil öğretmek kadar öfkesini yönetebilme, başkasının yaşadığı duygusal acıyı anlayabilme ve anlaşmazlıkları şiddete başvurmadan çözebilme becerilerini kazandırmak da önemlidir.

Çünkü akademik açıdan başarılı olmakla birlikte başkalarının haklarına, duygularına ve yaşamlarına saygı göstermeyen bireyler yetiştirmek, eğitimin temel amaçlarının gerçekleştirilmesi anlamına gelmemektedir.

Unutulmamalıdır ki şiddet davranışı gösteren çocuk yalnızca cezalandırılması gereken bir birey değildir; davranışının sorumluluğunu öğrenmesi, anlaşılması ve gerektiğinde psikolojik destek alması gereken bir çocuktur. Şiddete maruz kalan çocuk ise korunmayı, duyulmayı ve güven içerisinde yaşamayı hak etmektedir.

Çocuklarımızı yalnızca geleceğe hazırlamıyoruz; bugün nasıl bir toplumda yaşayacağımızı da onların davranışlarıyla şekillendiriyoruz.

Belki de artık şu soruyu daha yüksek sesle sormanın zamanı gelmiştir:

Çocuklarımızı değiştirmeye çalışmadan önce, onlara örnek olduğumuz dünyayı değiştirmek için ne yapıyoruz?

 

CEVAP VER